15 Temmuz 2011 Cuma

Ölümün gezdiği yerlerde yaşam aramak.!


Ön camlara şiddetle çarpan rüzgar ve yağmur hızımızı yarıya kadar indirdi. Zifiri bir karanlık bir metre ilerisi görülmüyor. Çok az ışığı yanan göstergelerin hafif yansımalarıyla etrafa çarpmadan bazen de el yordamıyla düşmemek için ayakta durmaya çalışıyorum. Çok uzakta belirli belirsiz bir ışık var sanki ama ışık mı yoksa göz yanılgısı mı henüz emin değilim. Tekrar tekrar bakıyorum karanlığa ışığı bulmak için ama yanıldım galiba ışık filan yok. Yanaştım cama ellerimle at gözlüğü şeklinde etraftan gelen az ışığı da keserek bakıyorum yine uçsuz bucaksız görünen karanlığa, sanki çok çok uzakta bir şehrin ışıkları var gibi ama bu kadar mesafeden ve böylesi yağmurlu bir havada görebilmek mümkün değil. Neden uğraşıyorum ki bir ışık görebilmek için. Bana ne faydası olacak. O ışık gelip burada hayatımı kurtaracak değil ya. Yine de içgüdüsel bir şey diyorum kendi kendime. Bana yalnız olmadığımı, uzak bile olsa biri yada birileri var orada. Yalnız değilsin der gibi…. Bir keresinde yürümeyle neredeyse bir günlük mesafede bir ışık görmüştüm içim öylesine rahatlamıştı ki gerçekten yalnız olmadığımı his ettirdi bana, bir anlık olsa da bana güven vermişti. O gün de yine buna benzer bir gündü. Yine ışık aradığım gecelerden biriydi. Ne garip bir şey, çok uzak ufuklara bakarak yalnızlığımı paylaşacak bir ışık arıyorum. Nasıl bir şey bu, nasıl bir yaşam biçimi. Şehirlerde, kasabalarda, pazarlarda öylesine kalabalık yaşıyorken, sokakta karşılaştığımız yaşlı amcayı, çocuklu anneyi, sırtında yük taşıyan işçiyi görmezken gelirken, onlar bana ben onlara yabancı iken…
Ama şimdi…
Uzaktaki ışık… Kimdir, kimlerdir hangi ülkenin insanıdır, yaşamım boyunca görme olasılığım milyarda kaçtır vs vs sor sorabildiğin kadar? … Ama o ışığı yakan veya yakanlar buradaki yalnızlığımı paylaşıyor ve bana güven veriyor…
         Çünkü ölümle yaşam çizgisine yakın olduğum bu şiddetli fırtına, yağmur ve zifiri karanlık gecede gördüm tek umut verici şeydir o ışık.

-----0-----
Gecenin en karanlık ve ıssız zamanında çıkarsınız güverteye, uçsuz bucaksız görünen denizlerde gözünüze ne bir canlı ne bir ışık ne bir yaşam belirtisi ilişir. Gökyüzünde her gece gördüğünüz yıldızlar yine size, sizde onlara bakarsınız sonra tekrar karanlığın içine. İliklerinize kadar yalnızlığı his edersiniz.
Ve sorular, sorular, sorular…
Neyim ben, ne işim var burada, bu saate çocuklarım ne yapıyordur, muhtemelen mışıl mışıl uyuyorlardır. Uyurken ki halleri gelir gözlerinizin önüne. Ve siz yapayalnız karanlığa dalmış gözlerle bir umut olmaksızın sessizliğin sesini dinlersiniz… Bir kâbus mudur, bir karabasan mıdır, bir rüyada mısınız yoksa bir gün gelipte bitecek mi acaba diye umut edersiniz. Ama nafile umutlar bunlar.
Gerçeğin ta ortasındasınız. Hiç ritmi bozulmayan geminin ana makine sesi ve bacadan çıkan duman koskoca denizin ortasında nereye gideceği belli ama sizin yaşamınızda bir belirsizliğe doğru yol almış gidiyorsunuz.
Günleriniz, geceleriniz hep sorularla düşüncelerle geçer. Bazen dank eder birden nasıl oldu da ben buradayım. Ailemden çocuklarımdan bu kadar uzaktayım Neden eşimden, çocuklarımdan ayrı yaşıyorum. Başlarına bir şey gelirse ben ne yaparım. Nasıl onlara yetişirim, ulaşırım. Bu kadar uzakta iken herhangi bir yabancıdan ne farkım kaldı. Yılda bir yada iki kez görmek ile ben babayım, ben eşim, demem ne kadar doğru. Yoksa cezalandırıldım da haberim mi yok. Öyle değilse böyle bir yaşama biçimini nasıl kendim seçtim. Nasıl, nasıl, nasıl?
Çocuklarım bensiz büyüyor, kendi başlarına… Babadan mahrum… bir baba olarak onlar ne verebiliyorum? Onlarla neyi paylaşıyorum, sevinçlerini mi, hüzünlerini mi, mutluluklarını mı, ihtiyaçları olduğunda orada olmayı mı?
Yılda bir iki ay bir misafir gibi… Bir yabancı gibi… Eğer hayatta kalırsan bir yıl sonra görüşebilmek umuduyla tekrar onları terk etmek…
Bu mudur tercih edilmiş yaşam. Yada bu yaşamak mıdır? Yaşamak nedir.? Aile nedir?. Nedir bu bitmeyen kâbus…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder