21 Temmuz 2011 Perşembe

Yaşamak Adına...

Yaşamdan ve içindeki her şeyden sıkıldım artık. Ne tercihimdir böyle yaşamak ne de  bir mutlu anı hatırlamıyorum artık.
Çokta bir beklentim yoktu zaten. Asla günübirlik yaşama hevesinde değilim, ama asla günübirlik yaşantından öteye gitmedi yaşamım. Bir ay sonrasını planlayabilmek bizim gibi doğanlara lüks gelir. Hangi nesiliz, hangi çağın insanlarıyız onu da kestirebilmek zor. Ayakkabısız kışlar geçirdik çocukken. Şimdi ise birden fazla ayakkabımız var. Kemer takacak pantolonumuz yoktu o zamanlar. Şimdi kotlarımız, kumaşlarımız var. Köy evlerimizin en zengini kilim serebilirdi, bizim ise keçi yününden yapılma palaslarımız vardı. Şimdi hem halılarımız hem de koltuklarımız var. İki taş arasında yakılmış odun ateşinde pişerdi tek çeşit aşımız. Şimdi daha doğal dedikleri gazımız ve salatasız, pilavsız yemek eksiktir bize göre. Gaz lambası yeterince aydınlatırdı gecelerimizi. Elektrik denen şeyi görene kadar. Islıkla yada seslenerek haberleşirdik çoğunlukla, yada birini yollardık acil bir durumda. Şimdi 3G Ceplerimiz I-pod larımız msn’miz var. Ayaklarımıza yada ahırdaki eşeğimize güvenirdik, bir yere gitmemiz gerekiyorsa. Şimdi ise binlerce kilometreyi uçakla bir iki saate gidiyoruz. Üstelik kontroller 1 saat sürüyor diye şikayet ediyoruz. Televizyon diye bir kutu varmış insanları gösteriyormuş şehirlerde, duyardık şehirden gelen çocuklardan. Şimdi full HD olmayan 106 LCD veya LED tv pek işe yaramıyor bize göre. Şanslı olupta şehirde yada kasabada ortaokula giden biri ilk vesikalık resmini görme şerefine erişirdi, üstelik kimliğini de çıkarıyorlardı. Şimdi biraz ileri gidip anne karnında bile çekiyorlar bebeklerin resmini. Mercimek çorbası yegane kahvaltımızdı bizim. Eğer şanslıysak ayda bir iki kez zeytinli, çaylı kahvaltı bile yapardık. Çok doğal beslenirdik, tarlalarda veya dağlarda yetişen birçok doğal bitki ve yemiş yerdik mevsimine göre. Hele yazın dut çıkınca ailelerimiz kurtulurdu öğle yemeğini yapmaktan. İlaç niyetine bütün köyü dolaşıp bir portakal aradığımız olurdu hasta biri için. Yani kafam karışıyor bazen, hangi nesildenim, hangi çağın insanıyım diye takılıyor kafama zaman zaman.
Evet hayatın bir çok nimetinden faydalandım, faydalanıyorum da Ama her çağın her neslin en sonuncusu olarak. Tüm çaba sadece hayatta kalabilmek, yaşamak adına ise bir şey yok. Bakınca insan çevresine, insanlara, yaşayış biçimlerine, bir şeylerin yanlış olduğunu fark edebiliyorsunuz. Evet kesinlikle bir şeyler yanlış gittiğini fark ediyorsunuz. Değişen sadece yaşam biçimimiz yada çağ değil. Bizde beraberinde bir değişime uğruyoruz. Ama ne yazık ki bizim değişimimiz  iyinin tersine kötüye doğru gidiyor sanki. Sağlıksız yetiştirdiğimiz sebzeler, meyveler gibi. 
Bir şeyler yanlış gidiyor. Bunu fark etmemek zor değil. Dünya tarihi boyunca bu kadar hızlı bir değişim  hangi toplumda, hangi çağda oldu diye baktığınızda bu durum sadece bizim çağda yaşanıyor. Daha önceki toplumlarım hiç birinde bu kadar hızlı gelişme ve değişim tarihin hiçbir sayfasında bulamazsınız. İşte uyum ve hayatta kalma mücadelesi bu noktada daha net belirginleşiyor. Çünkü bir çok değer yok olup giderken yeni bilinmeyen ne olduğu belli olmayan şeylerle yaşamaya başladık. Maneviyatımız aynı şekilde yıkıma uğramakta. Gelenekler, görenekler bir anlam ifade etmiyor yeni nesiller için. Bizler ve bizim gibi doğanlar geçmiş ile şimdiki zaman arasında uyum çabasındalar, hayatta kalma çabasındalar. Bir taraftan maneviyatın, geleneklerin, değerlerin korunabilmesi çabası, bir tarafta bunları hiçe sayan bir nesil ile birlikte yaşama mücadelesi.
Sonuç? hüsran, yenilgi, mağlubiyet. Toplumun gerisinde kalarak var ile yok arasında yaşamaktan başka bir şey kalmıyor elde. Ne yetiştirdiğimiz çocuklarımıza bir şey verebiliyoruz, ne de toplumda normal sayılabilecek insani yaşam standartlarına ulaşabiliyoruz. “Geçen sene de aynı ayakkabıyla okula gidiyordum, artık su çekmeye başladı.” “ Çantam delinmiş ondan kalemlerim hep düşüyor.” “Okul üniforması eskidi yenisini almamız lazım.” “Bu ay da kira ödemezsek ev sahibi çıkacaksınız diyor.” “3 Aydır aidat vermedik faiziyle istiyorlar.” “Elektrik faturasını ödemezsek bu kesilecek.” “Kışlık montu olmadığı için çocuk sürekli hastalanıyor. Hastane masrafı mont parasını geçti.”
“Dolap bomboş yemek yapacak bir şey kalmamış.”
         Ardı arkası kesilmez sorunların. Kendiyle beraber, eşine, çocuklarına aynı acıyı, aynı sefaleti yaşatır bizim gibi doğanlar. Gerçekten zordur yarına çıkmak. Yan komşu doğum günü hediyesi olarak eşine araba hediye ederken sen yarın pişirecek ne yapsam diye kara kara düşünürsün. Yokluk alır senden, ailenden saadeti, saygıyı, hürmeti. Tartışmayla başlayan gün bazen kavgayla son bulur. Birbirinizi tanıdığınız güne küfür eder durursunuz. Yıkar seni yerle bir eder bu yokluk. Bozulur ruh halleri bu tartışmalara şahit olan çocukların. Zaten yitirmiştik maneviyatı bu kadar hızlı değişen yaşamda. Ondan kalan kırıntılarla tutunuyoruz birazda aile kavramına, hayata. Tabi buna da hayat denirse.
         Alışkındık biz yokluğa, az ile mutlu olmasını da bilirdik. Ama çocuklarımız, canlarımız bilmezler onlar. Saf, temiz ve gerçekçidirler. Dolambaçlı düşünmezler, maske kullanmazlar, kullanmasını henüz bilmezler. Saklamazlar düşündüklerini, yürek yakan, kalbi dağlayan sorular sorarlar. Kaçamak cevaplara tatmin olmazlar. Arkadaşlarının giydiğini neden giydiremediğimizi açık yüreklilikle söyleyemeyiz onlara. Yetersiz ve başarısız bir ebeveyn olma acısını iliklerimize kadar his ettirirler bazen. Bilmeseler de.
         Birikir bütün bunlar tek tek. Ve dayanamaz sorgularsın kendini, varlığını, işini, hayatını. Boş boş etrafa bakar gözler.Ne güneşin ışığı yeterince aydınlatır seni ne de gökyüzün rengi mavidir.  Ne yediğin yemeğin bir tadı olur, ne de uyuduğun uyku dinlendirir seni. Geceler kabusun olur. Yalnız kalmak ise işkence. Çünkü düşüncelerle baş başa kalmak ve sonunun bir çıkmaz olduğunu görmek çekilmez bir hal alır artık. Bir meşgale ararsın kendine düşüncelerinden kurtulmak için. Bir avuntu ararsın kendine. Bir avuntu…
         Çocukluğumun tümünü hatırlamasam da belki bir şekere mutlu olmuşumdur, yada bir yolunu bulup nehirde yüzmeye gidebildiysem arkadaşlarla. Şimdi ise bu kelimenin var olduğunu biliyorum fakat nerede olduğuna dair bir fikrim yok. Evet benim gibi doğanların maskelerine aldanmayın. Bizler varız ve bu toplumun içindeyiz. Çoğunuz görmezden gelseniz de biz var ile yok arasında hala hayattayız.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Babam...

Karanlık çökünce bizim evin üstüne akşamları
Bizimde yüreğimize hasret çöker, özlem çöker, hüzün çöker
Herkes içinden sessizce ağlar ama göremezsin gözyaşları
Çaresizce bakışır gözler birbirine, odalara, duvarlara
Düğümlenir boğazımız sessiz ve sensiz akşamları

Sanki niye burada değilsin diğer babalar gibi
Arkadaşlarım bilmiyorlar akşamları benim hüznümü, yalnızlığımı
Sanıyorlar ki bende her akşam babama sarılabiliyorum
Bende babamı doya doya öpebildiğimi sanıyorlar
Oysa baba, kardeşim duymasın diye sessizce ağlıyorum
Annemde geceleri gizlice ağlıyor baba
Sen evde yokken hem korkuyor hem de ağlıyor
Biz de korkuyoruz geceleri baba
Annemi ağlarken görünce çok üzülüyorum baba
Benim ve kardeşimin üzüldüğünü anlamasın diye
Onun yanında senden fazla konuşmuyoruz baba
Ama baba seni çok özlüyoruz
Ne olurdu sanki sende eve gelebilsen akşamları
Sen de bizim yanımızda olabilsen
Sende bizi severdin değil mi baba
Çünkü biz seni dünyalar kadar seviyoruz baba
Keşke bize yine eskisi gibi hikaye anlatsan
 Keşke bir daha dizinde uyuya kalsam
Uyumadığım halde beni yatağıma taşısan
Ve yine üstümü örtmeden dört beş kez öpsen
Biliyor musun baba sen evdeyken
Okula gitmeden gizlice gelir yatağına bakardım
Ne kadar mutlu olurdum seni yatağında uyurken görünce
Sevinçle okula giderdim, çünkü sen evdeydin
Kendimi kuş gibi hafif ve sevinçli his ederdim
Çünkü akşam okuldan döndüğümde sen evdeydin
Hemen yanına çağırır öperdin, sarılırdın bize
Ne güzeldi değil mi baba sarılmak öpmek
Şimdi yoksun artık evde baba
Akşam olsun istemiyorum baba
Akşamları seni evde görmeyince hep ağlayasım geliyor baba.

15 Temmuz 2011 Cuma

Ölümün gezdiği yerlerde yaşam aramak.!


Ön camlara şiddetle çarpan rüzgar ve yağmur hızımızı yarıya kadar indirdi. Zifiri bir karanlık bir metre ilerisi görülmüyor. Çok az ışığı yanan göstergelerin hafif yansımalarıyla etrafa çarpmadan bazen de el yordamıyla düşmemek için ayakta durmaya çalışıyorum. Çok uzakta belirli belirsiz bir ışık var sanki ama ışık mı yoksa göz yanılgısı mı henüz emin değilim. Tekrar tekrar bakıyorum karanlığa ışığı bulmak için ama yanıldım galiba ışık filan yok. Yanaştım cama ellerimle at gözlüğü şeklinde etraftan gelen az ışığı da keserek bakıyorum yine uçsuz bucaksız görünen karanlığa, sanki çok çok uzakta bir şehrin ışıkları var gibi ama bu kadar mesafeden ve böylesi yağmurlu bir havada görebilmek mümkün değil. Neden uğraşıyorum ki bir ışık görebilmek için. Bana ne faydası olacak. O ışık gelip burada hayatımı kurtaracak değil ya. Yine de içgüdüsel bir şey diyorum kendi kendime. Bana yalnız olmadığımı, uzak bile olsa biri yada birileri var orada. Yalnız değilsin der gibi…. Bir keresinde yürümeyle neredeyse bir günlük mesafede bir ışık görmüştüm içim öylesine rahatlamıştı ki gerçekten yalnız olmadığımı his ettirdi bana, bir anlık olsa da bana güven vermişti. O gün de yine buna benzer bir gündü. Yine ışık aradığım gecelerden biriydi. Ne garip bir şey, çok uzak ufuklara bakarak yalnızlığımı paylaşacak bir ışık arıyorum. Nasıl bir şey bu, nasıl bir yaşam biçimi. Şehirlerde, kasabalarda, pazarlarda öylesine kalabalık yaşıyorken, sokakta karşılaştığımız yaşlı amcayı, çocuklu anneyi, sırtında yük taşıyan işçiyi görmezken gelirken, onlar bana ben onlara yabancı iken…
Ama şimdi…
Uzaktaki ışık… Kimdir, kimlerdir hangi ülkenin insanıdır, yaşamım boyunca görme olasılığım milyarda kaçtır vs vs sor sorabildiğin kadar? … Ama o ışığı yakan veya yakanlar buradaki yalnızlığımı paylaşıyor ve bana güven veriyor…
         Çünkü ölümle yaşam çizgisine yakın olduğum bu şiddetli fırtına, yağmur ve zifiri karanlık gecede gördüm tek umut verici şeydir o ışık.

-----0-----
Gecenin en karanlık ve ıssız zamanında çıkarsınız güverteye, uçsuz bucaksız görünen denizlerde gözünüze ne bir canlı ne bir ışık ne bir yaşam belirtisi ilişir. Gökyüzünde her gece gördüğünüz yıldızlar yine size, sizde onlara bakarsınız sonra tekrar karanlığın içine. İliklerinize kadar yalnızlığı his edersiniz.
Ve sorular, sorular, sorular…
Neyim ben, ne işim var burada, bu saate çocuklarım ne yapıyordur, muhtemelen mışıl mışıl uyuyorlardır. Uyurken ki halleri gelir gözlerinizin önüne. Ve siz yapayalnız karanlığa dalmış gözlerle bir umut olmaksızın sessizliğin sesini dinlersiniz… Bir kâbus mudur, bir karabasan mıdır, bir rüyada mısınız yoksa bir gün gelipte bitecek mi acaba diye umut edersiniz. Ama nafile umutlar bunlar.
Gerçeğin ta ortasındasınız. Hiç ritmi bozulmayan geminin ana makine sesi ve bacadan çıkan duman koskoca denizin ortasında nereye gideceği belli ama sizin yaşamınızda bir belirsizliğe doğru yol almış gidiyorsunuz.
Günleriniz, geceleriniz hep sorularla düşüncelerle geçer. Bazen dank eder birden nasıl oldu da ben buradayım. Ailemden çocuklarımdan bu kadar uzaktayım Neden eşimden, çocuklarımdan ayrı yaşıyorum. Başlarına bir şey gelirse ben ne yaparım. Nasıl onlara yetişirim, ulaşırım. Bu kadar uzakta iken herhangi bir yabancıdan ne farkım kaldı. Yılda bir yada iki kez görmek ile ben babayım, ben eşim, demem ne kadar doğru. Yoksa cezalandırıldım da haberim mi yok. Öyle değilse böyle bir yaşama biçimini nasıl kendim seçtim. Nasıl, nasıl, nasıl?
Çocuklarım bensiz büyüyor, kendi başlarına… Babadan mahrum… bir baba olarak onlar ne verebiliyorum? Onlarla neyi paylaşıyorum, sevinçlerini mi, hüzünlerini mi, mutluluklarını mı, ihtiyaçları olduğunda orada olmayı mı?
Yılda bir iki ay bir misafir gibi… Bir yabancı gibi… Eğer hayatta kalırsan bir yıl sonra görüşebilmek umuduyla tekrar onları terk etmek…
Bu mudur tercih edilmiş yaşam. Yada bu yaşamak mıdır? Yaşamak nedir.? Aile nedir?. Nedir bu bitmeyen kâbus…